"Tanrı'nın ölümü", mutlaka aşkın bir varlığın önceden var olduğunu varsaymayı gerektirmez; aksine, çağlar boyunca insanın ahlaki ve metafizik ufkunu düzenleyen mutlak bir normatifliğin temelini oluşturan fikrin çöküşünü ifade eder. Tanrı, maddi dünyada bir varlık değil, zihinsel bir temsil ve insan muhayyilesinin hayatına anlam katmak için ahiret mükafatı vaadi ve ebedi azap tehdidiyle kurguladığı hayali bir dizgeydi. Ancak dogmaların eleştirel bir incelemesi ve dinler tarafından sunulan Tanrı imgesindeki yapısal çelişkilerin fark edilmesi, bu tasavvurun içsel tutarlılığını kaybetmesine neden oldu. Böylece, onu bilincimizle var ettiğimiz gibi, yine bilincimizle "öldürdük".

Ölen şey dışsal bir varlık değil, uzun çağlar boyunca ahlaki bir güvence ve kaygılı bilinç için bir sığınak oluşturan metafizik referans noktasıdır. Bu ölümden sonra geriye kalan tek şey hiçliktir: Anlamda bir boşluk ve insanın kendi değerlerini bizzat icat etme zorunluluğu karşısında çıplak kalışı. Tanrı bir fikir olduğu ölçüde, ölümü de aynı zamanda "Fikir"in ölümüydü.